Bir Defterin İçine Sığmayan Şehir
Merhabalar! Goda olarak “Japonların kullandığı alfabe nedir” konusunda aklınızdaki soruları yanıtlamak için buradayız.
Kayseri’de Akşamlar ve Uzak Bir Dilin İlk Sesi
Akşamları Kayseri’nin havası sertleşirken ben hep aynı köşeye çekilirdim. Küçük odamın penceresinden Erciyes’in silueti görünürdü; bazen sisin içinde kaybolur, bazen de ay ışığında keskin bir çizgi gibi belirirdi. O anlarda içimde garip bir boşluk olurdu. Sanki hayatımın bir parçası eksikmiş gibi… 25 yaşındaydım ve her şey yerli yerinde görünse de içimde sürekli bir arayış vardı.
O gün defterimi açtığımda fark etmeden içimden tek bir cümle döküldü: “Başka bir dilde kaybolmak istiyorum.”
O cümleyi yazdıktan sonra durdum. Ne demek istediğimi bile tam bilmiyordum ama içimde bir yer, özellikle uzak ve anlamadığım bir şeylere çekiliyordu. O sırada aklıma Japonya geldi. Daha önce birkaç belgeselde görmüştüm; sokak tabelaları, anime sahneleri, insanların konuşurken çıkardığı o ritmik sesler… Ama beni asıl çeken şey başka bir şeydi: Japonların kullandığı alfabe.
O an bilmiyordum, ama hayatımın en garip keşiflerinden birine doğru yavaşça yürüyordum.
Hiragana ile Başlayan Sessiz Bir Yolculuk
Bilgisayarın başına geçtiğimde ilk öğrendiğim şey şu oldu: Japoncada tek bir alfabe yoktu. Üç farklı yazı sistemi vardı. Hiragana, Katakana ve Kanji.
İlk karşılaştığım “hiragana” bana çocukça ama bir o kadar da zarif geldi. Yuvarlak, akıcı çizgiler… Sanki biri kalemi kâğıdın üstünde fazla zorlamadan dans ettirmiş gibiydi. “a, i, u, e, o” sesleri bile bana yabancı bir melodinin başlangıcı gibi geliyordu.
O an içimde garip bir heyecan yükseldi. Kendimi sanki yeni bir dünyaya kapı aralayan biri gibi hissettim. Ama aynı zamanda hafif bir hayal kırıklığı da vardı; çünkü bu kadar geç kalmış olmam sinirimi bozuyordu. Neden daha önce fark etmemiştim?
Defterime hiragana karakterlerini çizmeye başladım. İlk çizdiğim “あ” karakteri eğri büğrü olmuştu. Kalem elimde yabancı gibiydi. Ama her hatamda içimde tuhaf bir umut büyüyordu. Sanki doğruyu bulmak için yanlışlar gerekiyordu.
O gece defterin sayfaları dolarken, dışarıda Kayseri’nin rüzgârı camlara vuruyordu. İçimde ise başka bir şehir büyüyordu.
Katakana: Soğuk Bir Şehir Işığı Gibi
Bir süre sonra katakana ile tanıştım. Hiragana’nın yumuşaklığına karşılık katakana bana daha sert, daha köşeli geldi. Sanki neon ışıklarla dolu bir Tokyo sokağına girmişim gibi…
Katakana’nın kullanım alanlarını okudukça şaşırdım. Yabancı kelimeler, vurgu, teknik terimler… Her şey daha modern, daha keskin bir dünyaya aitti. İçimde bir kıyas başladı: Kayseri’nin sakinliği ile Tokyo’nun hızını karşılaştırdım.
O an içimde bir kırılma hissettim. Sanki ben hep aynı yerde kalmışım da dünya başka yönlere akmış gibi… Bu düşünce biraz canımı sıktı. Hatta açıkça söyleyeyim, biraz da hayal kırıklığına uğradım. Çünkü değişmeyen bir hayatın içinde sıkışıp kaldığımı hissettim.
Ama yine de katakana’yı öğrenmeye devam ettim. “コンピュータ” yazdığımda gülümsedim. Çünkü o kelimenin içinde bile başka bir dünyanın sesi vardı.
Defterim artık sadece bir defter değildi. İçinde hem Kayseri vardı hem de uzak bir ülkenin sokak ışıkları.
Kanji: Sessizliğin İçinde Saklı Anlamlar
En zor kısım kanji idi.
İlk baktığımda korktum bile diyebilirim. Çünkü her karakter bir resim gibiydi. Ama aynı zamanda bir anlam taşıyordu. Basit değildi; derin, katmanlı ve geçmişle doluydu.
“山” dağ demekti. Sadece üç çizgiyle dağ… “川” nehir demekti. Üç çizgiyle akış… Bu kadar basit ve aynı zamanda bu kadar güçlü olması beni sarsmıştı.
O an içimde bir şey değişti. Kayseri’de büyümüş biri olarak dağları bilirdim. Erciyes’i her gün görürdüm ama hiç “dağ” kelimesine bu kadar anlam yüklediğimi hatırlamıyordum.
Kanji bana şunu hissettirdi: bazen kelimeler konuşmaz, sadece var olur.
O gece defterimi kapatmadım. Saatlerce kanji yazdım. Her çizgide içimdeki duygular değişti. Bazen umutlandım, bazen yoruldum, bazen de “ben bunu neden yapıyorum?” diye kendime kızdım.
Ama bırakmadım.
Kayseri ile Tokyo Arasında Bir Yer
Günler geçtikçe garip bir şey oldu. Artık sadece Japonların kullandığı alfabe nedir sorusunun cevabını öğrenmemiştim; aynı zamanda kendi içimde başka bir dünyaya taşınmıştım.
Sabahları işe giderken kafamda hiragana karakterleri dönüyordu. Akşamları eve dönerken katakana’nın keskinliğiyle düşünüyordum. Kanji ise bana sabrı öğretiyordu.
Bir gün tramvayda otururken pencereden dışarı baktım. İnsanlar kendi hayatlarının içine gömülmüştü. O an içimde ani bir boşluk hissettim. Sanki herkes bir yere gidiyordu ama ben nereye gittiğimi bilmiyordum.
İşte o anda kendime itiraf ettim: yalnız hissediyordum.
Ama bu yalnızlık kötü bir şey değildi. Aksine beni büyüten bir şeydi.
Çünkü artık sadece Kayseri’de yaşayan biri değildim. İçimde Japonca karakterlerle çizilmiş başka bir dünya taşıyordum.
Hatalarla Öğrenilen Bir Dil
En çok zorlandığım şey hatalarım oldu.
Hiragana yazarken sürekli karıştırıyordum. Katakana’da karakterleri ters çeviriyordum. Kanji ise zaten başlı başına bir sabır testiydi.
Bazen sinirlenip kalemi fırlattığım oldu. “Ben neden yapamıyorum?” diye deftere bağırdığım geceler…
Ama sonra geri dönüp tekrar deniyordum.
Çünkü fark ettim ki öğrenmek, mükemmel olmak değildi. Öğrenmek, düşe kalka devam etmekti.
Her yanlış çizgi bana şunu hatırlatıyordu: sen hâlâ buradasın, hâlâ deniyorsun.
Bu düşünce içimde küçük ama güçlü bir umut yaratıyordu.
Bir Dilin İçinde Kendimi Bulmak
Zamanla Japonca karakterler bana sadece bir yazı sistemi gibi gelmemeye başladı. Onlar duyguların şekle bürünmüş haliydi.
Hiragana bana çocukluğumu hatırlattı; sade, saf ve telaşsız.
Katakana bana dünyayı gösterdi; hızlı, parlak ve biraz da soğuk.
Kanji ise hayatın ağırlığını hissettirdi; derin, karmaşık ve anlam dolu.
Bir gece defterimi açtığımda fark ettim ki artık sadece karakter yazmıyordum. Kendi içimi yazıyordum.
O an içimde güçlü bir farkındalık oluştu: ben değişiyordum.
Ve bu değişim beni korkutmuyordu. Aksine, ilk kez doğru yolda olduğumu hissettiriyordu.
Erciyes’in Altında Uzak Bir Dünya
Bir akşam yine pencerenin önündeydim. Erciyes karanlığın içinde ağır ağır duruyordu. Şehir sessizdi.
Defterimi açtım ve tek bir kelime yazdım: “希望” (umut).
O iki karakteri yazarken içim titredi. Çünkü artık biliyordum; Japonların kullandığı alfabe sadece bir yazı sistemi değildi. Aynı zamanda benim içimde açılan bir kapıydı.
O kapının ardında başka bir ben vardı. Daha meraklı, daha sabırlı ve daha kırılgan.
O gece hayal kırıklıklarım da vardı, heyecanım da… Ama en çok umut vardı.
Çünkü artık biliyordum: ne kadar uzak olursa olsun, bir şey seni gerçekten çağırıyorsa, ona kayıtsız kalamıyorsun.
Ve ben, o uzak sesin peşinden gitmeye çoktan başlamıştım.
“Japonların kullandığı alfabe nedir” konusunu beğendiyseniz Goda sayfamızdaki diğer makalelerimize de göz atmanızı öneririz.
Benzer Bir Yazı: Japonca bay bay ne demek ?